Bir Dili Bilmek, O Dilde Kendin Olmaya Yetmiyor

Çokdilliliğin bize kazandırdıkları, götürdükleri ve diller arasında kendimize yeniden yer açmak üzerine
“The bilingual is not two monolinguals in one person.”— François Grosjean
İçindekiler
01 — Bir dil, bin kapı
02 — Her dilde aynı kişi miyiz?
03 — Bir dilde sahip olduklarımız, diğerinde eksik kalanlar
04 — Sevginin de bir dili var mı?
05 — Çocuğumun Türkçesi neden benimki gibi olmayacak?
06 — From the Therapy Room: Hangi dilde konuşuyoruz?
07 — Dil öğrenmek biraz da özgüven meselesi
08 — Kayıpları ve kazançlarıyla çokdilli bir hayat
01 — Bir dil, bin kapı
Çokdillilikten söz edildiğinde ilk duyduğumuz şeyler genellikle ne kadar büyük bir zenginlik olduğu üzerine.
Bir dil, bin kapı açar.Yeni bir dil, yeni bir dünya demektir.Birden fazla dille büyüyen çocuklar ne kadar şanslıdır.
Bunların hiçbirine itirazım yok. Ben de hayatımı birden fazla dilde yaşayan, çocuklarını çokdilli büyüten ve farklı dillerde çalışan biri olarak bu zenginliği her gün deneyimliyorum.
Ama çokdillilik hakkında konuşurken hikâyenin genellikle bir tarafını anlatıyoruz.
Açılan kapıları konuşuyoruz. O kapılardan geçerken geride bıraktıklarımızı pek konuşmuyoruz.
Çünkü birden fazla dilde yaşamak, bildiğimiz her şeyi birkaç farklı dilde söyleyebilmek anlamına gelmiyor. Hayatımız diller arasında bu kadar düzenli dağılmıyor.
Bazı şeyleri bir dilde öğreniyoruz. Bazı ilişkileri başka bir dilde kuruyoruz. Bazı duygularımızın kelimelerini bir yerde buluyor, başka bir yerde bulamıyoruz. Bir dilde daha kolay şakalaşıp, diğerinde daha ciddi görünebiliyoruz. Öfkemiz başka bir dilde daha kontrollü olabiliyor. Bir dilde çok iyi bildiğimiz bir konuyu, başka bir dilde anlatırken bir anda kendimizi yetersiz hissedebiliyoruz.
Belki de bu yüzden çokdillilik yalnızca dünyamızı büyütmüyor.
Dünyamızı diller arasında yeniden kurmamızı da gerektiriyor.
02 — Her dilde aynı kişi miyiz?
Türkçe benim ana dilim.
Türkçede diğer dillere göre daha çok resimlerle düşünüyorum. Daha şiirselim. Bir şeyi anlatırken bazen doğrudan söylemek yerine etrafında dolaşmayı, bir benzetmeyle anlatmayı seviyorum. Mizahım da daha kendiliğinden, daha özgür.
Almanca ise hayatıma sonradan girdi.
İlk yıllarda bunun bedelini epey hissettim. Ne söylemek istediğimi biliyor ama tam olarak söyleyemiyordum. Türkçede birkaç saniyede kurabileceğim bir cümleyi kafamda tekrar tekrar toparlıyordum. Şaka yapmak istiyor ama zamanlamayı kaçırıyordum. Kendimi tanıdığım halimle gösteremediğim anlar oluyordu.
İnsanın kendisini bildiği halde gösterememesi tuhaf bir deneyim.
Sonra yıllar geçti.
Almancam gelişti ama daha önemlisi başka bir şey oldu: Türkçedeki halimi Almancaya çevirmeye çalışmayı bıraktım.
Almancada başka türlü konuşmaya, başka türlü düşünmeye başladım. Daha doğrudan, daha belirgin, bazen daha hedefe yönelik. Bir zamanlar dilin karakterinden dolayı beni sınırlayan şeylerin bazıları zamanla bana başka bir ifade alanı açtı.
Bugün terapi yaparken de bunu fark ediyorum. Türkçe çalışan terapist Idil ile Almanca çalışan Idil birebir aynı değil. İkisi de benim ama kullandığım dil, dikkatimin nereye gittiğini, bir soruyu nasıl sorduğumu, bazen bir sessizliğin ardından hangi kelimenin aklıma geldiğini bile değiştirebiliyor.
François Grosjean’ın yıllar önce söylediği gibi, çokdilli insan iki tekdilli insanın aynı bedende birleşmiş hali değil.
Belki de mesele her dilde aynı kişi olabilmek değildir.
Belki de mesele her dilde kendimiz olmanın başka bir yolunu bulabilmektir.
03 — Bir dilde sahip olduklarımız, diğerinde eksik kalanlar
Çokdilliliğin bana en ilginç gelen taraflarından biri de, bir dilde sahip olduğumuz her şeyin diğerinde karşılığının olamaması.
Burada yalnızca “çevrilemeyen kelimelerden” söz etmiyorum. Bazen çevrilemeyen şey, insanın o kelimeyle birlikte yaşadığı hayatın kendisi. Çünkü her dil, hayatımızın başka dönemlerine, başka ilişkililerine, başka taraflarımıza eşlik ediyor.
Bir dilde çocukluğumuz var.Birinde mesleğimiz.Birinde aşkımız.Birinde belki de ikisinde de, üçünde de anne ya da babalığımız..
Dolayısıyla dillerimiz yalnızca farklı kelime haznelerine değil, farklı yaşantılara da sahip.
Bu bazen büyük bir zenginlik. Çünkü aynı şeye farklı yerlerden bakabilmenin, başka türlü düşünebilmenin yollarını açıyor.
Ama bazen bir eksiklik duygusu da yaratabiliyor.
Bir dilde en karmaşık düsüncelerini bile rahatça ifade edebilirken, başka bir dilde aradığın kelimeyi bulamamak…
Ne söylemek istediğini çok iyi bilip onu istediğin incelikte söyleyememek…
Bir ortamda çok rahat konuşurken başka bir ortamda kendini olduğundan daha sessiz, daha çekingen, hatta daha az bilgili hissedebilmek…
Bunlar çokdilli hayatın pek anlatılmayan tarafları.
Belki de çokdilliliğin emeği tam burada başlıyor.
Sürekli kelime öğrenmekte değil; bir dilde henüz sahip olmadığımız yolların yerine yenilerini kurabilmekte.
04 — Sevginin de bir dili var mı?
Ben partnerimle Almanca konuşuyorum.
Bu, sevginin de diğer duygular gibi her dilde aynı şekilde ifade edilmediğini zaman zaman bana hatırlatıyor.
İnsan sevgisini bir dilde daha şiirsel, daha incelikli ya da daha kendiliğinden ifade edebilirken, ilişkisinin ortak dilinde aynı kelimeleri bulamayabiliyor. İçinde var olan bir şeyi söyleyebiliyor elbette; ama belki tam alıştığı biçimde değil.
Bu bazen küçük bir kayıp hissi yaratabiliyor.
Öte yandan ilişkiler yalnızca bildiğimiz kelimelerden oluşmuyor. Birlikte geçirilen zamanla çiftler kendi ifade biçimlerini de yaratıyor. Bazı kelimeler bir dilden diğerine geçiyor, cümleler diller arasında yer değiştiriyor; bazı bakışların, şakaların ya da jestlerin anlamını ise açıklamaya artık gerek kalmıyor.
Çokdilli ilişkilerde zamanla ortak dilden fazlası oluşabiliyor:
İki insanın birlikte kurduğu, kendine özgü bir dil.
Belki de mesele, bir dilde sahip olduğumuz her şeyi diğerine eksiksiz taşımak değildir.
Bazen tercüme etmek yerine, birlikte yeni bir ifade alanı kurmaktadır.
05 — Çocuğumun Türkçesi neden benimki gibi olmayacak?
Bu mesele benim için anne olduktan sonra kafamı ve ruhumu sıkça kurcalayan bir nokta oldu.
Çocuklarım çokdilli büyüyor. Ben onlarla Türkçe konuşuyorum, babalarıyla İspanyolca konuşuyorlar , hayatlarının büyük kısmı ise Almanca geçiyor.
Kâğıt üzerinde bakınca bundan daha büyük bir zenginlik düşünmek zor.
Ve gerçekten de öyle.
Ama bütün bunları bilmek, duygularımın her zaman bu bilgiyle ayni yerde olduğu anlamına gelmiyor.
Oğlum bana Almanca cevap verdiğinde ilk zamanlarda canım sıkılırdı. Bunun aslında son derece doğal olduğunu biliyordum çünkü almanca onun günlük hayatının, okulunun, arkadaşlarının, oyununun en güçlü dili. Simdi alıştım bu duruma ama hala benimle Türkçe konuştuğunda kalbimin biraz daha fazla ısındığını içten içe biliyorum.
Türkiye'ye gittiğimizde kendi yaşıtlarının Türkçesini duyduğumda da benzer bir şey oluyor. Onların sahip olduğu bazı kelimelerin onda olmadığını, telaffuzunda benim çocukluğumda olmayan küçük bir aksan olduğunu duyabiliyorum.
Ve bazen üzülüyorum.
Bu üzüntüyü hemen “ama üç dil biliyor, ne kadar şanslı” diyerek düzeltmek istemiyorum artık.
Çünkü iki şey aynı anda doğru olabilir.
Onun sahip olduğu dilsel dünyanın büyüklüğüne hayran olabilirim ve aynı zamanda benim çocukluğumdaki Türkçeye hiçbir zaman tam olarak sahip olmayacağını bilmenin küçük hüznünü yaşayabilirim.
Böye anlarda kendime şunu hatırlatıyorum:
Onun Türkçeyle ilişkisi benimki gibi olmayacak. Çünkü onun hayatı benimki gibi değil.
Ben Türkçeyi İstanbul'daki çocukluğumda yaşadım. O ise Türkçeyi benimle, ailesinin bir kısmıyla, yaz tatilleriyle, bazı hikâyelerle, bazı yemeklerle, bazı şakalarla yaşayacak.
Onun Türkçesi benim Türkçemin eksik bir versiyonu değil.
Kendi çokdilli hayatının içindeki Türkçe.
Bunu kabul etmek, belki de çokdilli çocuk yetiştirmenin en zor ama en güzel taraflarından biri.
06 — From the Therapy Room
Hangi dilde konuşuyoruz?
Yıllar içinde terapi esnasında dille ilgili çok farklı şeylere tanık oldum.
Mesela bazı danışanlarım ekstra Türkçe terapi aradıkları için benimle terapi sürecine başlamalarına rağmen sadece Almanca konuştu. Bazıları bir cümleye Türkçe başlayıp ortasında Almancaya geçti. Bazıları belirli konuları yalnızca bir dilde anlatmayı tercih etti. Bazılarıysa iki dil arasında o kadar rahat hareket etti ki bir süre sonra ikimiz de hangi cümlenin hangi dilde başladığını takip etmeyi bıraktık.
Yıllar sonra anlıyorum ki, dil değiştirmek her zaman bir kelimeyi bilmemekle ya da yetersizlikle ilgili değil.
Bazen bir şeyi bir dilde söylemek daha kolay.Bazen başka bir dil biraz mesafe sağlıyor.Bazen bir dil daha yakın hissettiriyor.Bazen de hangi dilde konuştuğumuz gerçekten önemini kaybediyor.
Bir de dilin yalnızca bizim kendimizi nasıl anlattığımızı değil, başkalarının bizi nasıl duyduğunu belirleyen tarafı var.Kendi Türkçemin Almanya’da insanlar tarafından ne kadar farklı algılandığını yıllar içinde defalarca gördüm. Aynı konuşma biçimim Almanya’da doğup büyüyen Türk kökenli biri için bazen daha mesafeli, hatta burnu havada olarak algılandı; bazen de daha entellektüel ya da daha özenli olarak değerlendirildi.
Aynı ses. Aynı insan. Ama dilin taşıdığı bambaşka sosyal anlamlar.
Bütün bunları deneyimlemek bana şunu öğretti:
“Hangi dili daha iyi konuşuyorsun?” ya da “Ana dilin hangisi?” soruları, çokdilli bir insanın dille ilişkisini anlamak için çoğu zaman yeterli değil.
07 — Dil öğrenmek biraz da özgüven meselesi
Keşke Almanya'ya ilk geldiğim yıllarda biri bana „Bu yalnızca bir dil yolculuğu değil. Bir özgüven yolculuğu da.“ deseydi.
Yeni bir dilde yaşarken insanın özgüveni zarar görebiliyor.
Çünkü yeni bir dilde yaşarken kendi dilinde bildiğin kişiyle, dışarıdan görünen kişi arasında bir mesafe oluşabiliyor.
Kendi dilinde komiksin ama şakayı yapamıyorsun.Bir konuda çok bilgilisin ama doğru kelimeyi bulamıyorsun.Bir hikâyeyi anlatırken normalde sahip olduğun bütün renkler bir anda azalıyor.Birisi söylediğini anlamadığında, mesele yalnızca yanlış telaffuz ettiğin bir kelime olmaktan çıkabiliyor.
Bir süre sonra insan kendisini gerçekten olduğundan daha yetersiz hissetmeye başlayabiliyor.
Oysa bir dili bilmekle, o dilde kendin olarak yaşayabilmek aynı şey değil.
İkincisi çok daha uzun sürüyor.
THERAPIST NOTES Terapide bazen sorduğum ve sık sık sorulması gerektiğini düşündüğüm bir soru: “Bunu kendi dilinizde anlatıyor olsaydınız, farklı söyler miydiniz?”
Çünkü yeni bir dilde yalnızca gramer öğrenmiyoruz. O dilde nasıl şaka yaptığımızı, nasıl tartıştığımızı, nasıl sınır koyduğumuzu, nasıl sevdiğimizi, profesyonel kimliğimizi nasıl dışa vurduğumuzu, hatta bazen nasıl sustuğumuzu da zaman içinde öğreniyoruz.
Bu yüzden bu süreçte sabır en ihtiyacımız olan eşlikçi aslında.
08 — Kayıpları ve kazançlarıyla çokdilli bir hayat
Bugün Almanya'ya yeni gelen İdil ile konuşabilseydim ona herhalde önce şunu söylerdim:
Yavaşla.
Her şeyi hemen yapabilmek zorunda değilsin.
Bir dili öğrenmiş olman, o dilin içinde kendine hemen bir hayat kurabileceğin anlamına gelmiyor.
Kendine zaman ver.
Ve kendine biraz daha şefkatli davran.
Çünkü başka bir dünyaya girmek, orada kendine yer açmak, insanlarla ilişki kurmak ve bütün bunları kendini tam olarak ifade edemediğin anlardan geçerek yapmak kolay değil.
Kendini yetersiz hissettiğin zamanlar olacak.
İşte o anlarda sorulması gereken soru yalnızca “Bende ne eksik?” değil.
“Buraya gelene kadar neler kurdum?” olmalı.
Bunlarız söylerken çokdilliliğin kayıplarını görmezden gelmeliyiz demiyorum asla. Tam tersi, bence onlardan daha fazla söz etmeliyiz.
Bir dilde sahip olup diğerinde bulamadığımız kelimelerden. Aksanımızdan. Kendimizi ifade edemediğimiz anlardan. Çocuklarımızın bizim dilimizle bizden farklı bir ilişki kurmasının hüznünden. Sevdiğimiz birine söylemek istediğimiz şeyi tam istediğimiz gibi söyleyememekten.
Ama yalnızca kayıplara bakarsak, başka bir şeyi de kaçırıyoruz.
Yıllar içinde yeni ifade biçimleri kuruyoruz. Yeni taraflarımızı tanıyoruz. Bir dilin bize veremediğini bazen başka bir yerde buluyoruz. Bazen de hiçbir dilin tek başına veremeyeceği bir şeyi, tam aralarında kuruyoruz.
Belki çokdillilik gerçekten büyük bir hazine.
Ama bize doğduğumuz gün ya da daha sonra teslim edilmiş, açıp içinden dilleri çıkardığımız bir hediye değil.
Yıllar boyunca emek verdiğimiz, bazen kaybettiğimiz, yeniden bulduğumuz ve içinde kendimize tekrar tekrar yer açtığımız bir hayat.
Ve belki asıl zenginlik de burada.
Kaynaklar
Grosjean, F. (1989). Neurolinguists, beware! The bilingual is not two monolinguals in one person. Brain and Language, 36(1), 3–15. DOI: 10.1016/0093-934X(89)90048-5.

Kommentare